Az biraz kendimi aştım sanki!

10.10.2015  tarihinde kaleme alınmıştır.
Artık sudan çıkan çıkmak üzereyken düşen balıklara üzülmeyeceğim, daha kötüsü de varmış!

Acemi Akçakoca balıkçısından herkese tekrar merhaba! 

Bir süredir hava durumunu takip ediyorum. Bir kaç gündür Cumartesi gününü bekliyordum, havanın rüzgarın balığa etkisinden fazla anlamasam da yağmur olmadığı için bana göre av için en müsait gün olarak görünüyordu  Tabi Cumartesi bekle bekle gelmez, arada ufak kaçamaklar da yaptık o yüzden.

Hafta başında yağmurlu havalarda sakin olan deniz perşembe ve cuma günleri birden delirdi. Haçan delidur bizim garadenüz daa! El kol bağlı liman tarafına bakan balkondan denizi izliyorum. Deli dalgalar zaman zaman kayalıkları ve ardındaki duvarı da aşarak limana varıyorlardı. Neyse fazla ümidim olmasa da Cuma akşamı, Olta atmasam da dolaba koyar sabah kullanırım diyerek biraz yemlik istavrit alıp limanın yolunu tuttum. Orada durum balkonda göründüğünden daha farklı  Fena rüzgar esiyordu ve epey soğuktu. Güneş daha yeni batıyordu, bir kaç saat sonra nasıl olurdu Allah bilirdi! Benim pek takılmadığım tarafta, rüzgarı arkasına alıp kuytularda olta atanlar vardı. Hem yer olarak pek müsait olmadığından hem de fazla kalabalık acemi oltacıya yaramadığından biraz onları izleyip eve döndüm ve istavritleri de dolaba koydum. Bir kaç gün öncesinden mantarına evde daha önceden bulunan küçük gözlerden iki tane yapıştırdığım ama henüz denemediğim takımı da çantaya atarak ertesi sabahı bekledim. Bu gözleri balık harici amaçlar için almıştım, bir ara aklıma geldi bu mantara bu gözlerden takayım balık izlenimi versin diye…

Cumartesi sabahı 7’de evden çıktım limana gidip olta atmam 7:30’u da bulmuştur. İlk sarıkanat 5 dakika geçmeden gelip beni karşıladı! “Haydi bismillah, güzel balık var galiba!” dedim

Benim bulunduğum tarafta kimsecikler yoktu şaşırdım. Herkes nedense diğer tarafta toplanmıştı. Yeni gelenler de hep o tarafa gidiyordu. Dalga yoktu ama kıyı tarafı biraz bulanıktı. Onların olduğu bölümde ise su daha berraktı. Bu sebeple mi orayı tercih ediyorlardı anlayamadım. Ama bir yandan da orada burada okuduğum “Avcı balıklar bulanık sularda karambole getirerek avlanırlar” gibi bilgiler “Amaaan sen kal burda” dedirtti. Zaten yer de müsaitti, kayalıkların düz olduğu bölüm, en sevdiğim yer!  🙂

İlk sarıkanattan epey sonra ikinciyi biraz sonra da üçüncüyü aldım. Keyfim yerindeydi. Cepten müzik açmaya çalıştım olmadı, ben de kendim mırıldanmaya başladım!  Ama sonra balık kesti, vuruş gelmiyordu pek. Epey geçti, “sanırım geç geldim” diye düşünmeye başladım. Ama ara ara yemleri tazeleyerek beklemeye devam ettim.

Ve yazımın başlığındaki bölüme geldik…

Net hatırlamasam da saat 10’a doğru vuruşlar gelmeye başladı. Bir sarıkanat daha aldım. Biraz sonra bir tane daha geliyordu, sudan çıkardım, kayaya indirip iğneyi çıkaracaktım ki düştü ve bir iki zıplamadan sonra kayalıkların arasındaki dar kısma düştü balık, oradan da kayaların altına gitti sanırım. Epey bir baktım göremedim. Hoş, görsem de almak mümkün değildi. Epey üzüldüm, üzüldüm ama balığı çantama atamadığıma değil, kuru susuz yerde ölüme terkettiğime üzüldüm. “Keşke sudan çıkmadan düşseydi” dedim. O an kaşıkla yakalayıp sudan çıkmak üzereyken suya düşürdüğüm lüferler geldi aklıma. Ne güzel olmuş, suya döndüler tekrar, fazla da yaralanmadılarsa ne mutlu! Ama böylesi ne şehit ne gazi oluyor! Elbet orada da ondan nasiplenecek canlılar vardır ama öylesi avcı bir balık böylesi ölümü haketmiyor, hiç adil değil!  🙁

Bu üzücü durumdan sonra yem tazelemek için takımı elime alınca farkettim ki üç iğneden birisi yok. Meğer iğneyle beraber düşmüş sarıkanat. Belli ki misinaya da bir kaç diş darbesi atmış… Aslında üçlü iğne istavritler iri olmadığından biraz uzun kalıyordu. Şimdi sanırım dengelenmiş oldu…

Bu arada yeni gelen oltacılar da hep fenerin olduğu bölüme gidiyorlardı. Oradakiler tek tük alıyorlardı ama sanki benim olduğum bölümde daya iyi balık vardı. Bir ara biraz ilerime birisi geldi. Bir kaç atış yaptı bekledi. Aldı mı almadı mı bilmiyorum ama biraz sonra o da toplanıp fenere doğru gitti. Oysa ki ben onun yanında sürekli balık çekiyordum. Ama görmedi demek ki?

Tuttuğun balığın sayısını bilmemek ne güzel şeymiş!
(Tabi fazla abartmamak şartıyla…)

Sonra vuruşlar arttı. Dördüncüyü aldım, beşinciyi aldım derken. Sayıyı unuttum!  Bu da çok garipmiş… Bir ara oltayı atar atmaz vuruyorlardı. O şekilde üst üste iki sarıkanat aldım. Biraz önce telefonda “tutabildin mi bari birşeyler” diye soran ve “üç tane sarıkanat” dediğimde şaşırıp, “Oooo çok güzel hadi akşam yemeğin çıkmış” diyen eşim bu seferki telefonda “Balıkların sayısını unuttum, tahminimce sekiz dokuz tane” diyince bu kez “Ooo sakın yeme onları beni bekle gebertirim” deyiverdi!

Sarıkanatlardan biri az önce anlattığım olaydaki gibi kayaya indirmişken iğneden çıkıp düştü. Yine su olmayan ama inebileceğim bir yere düştü. Baktım iki kayanın arasında sadece kuyruğu görünüyordu. Yavaş yavaş inip kuyruğundan çektim. Tabi ki kaydı. Sıradaki hamlemde de alamazsam muhtemelen bir daha alamayacağım bir yere kayıp düşecek ve kuru yerde ölecekti az önceki sarıkanat gibi. Tırnaklarımla kuyruğu iyice sıkıp çektim. Çıkınca hemen kavradım. O arada benim serçe parmağımı ham diye kaptı! Normalde hep dikkat ederim ama o karambolde kaptırdık parmağı! 🙂  Tırsmadım da değil yani… Pense, kerpeten ya da zımba mı dersiniz, bildiğin kavradı parmağı… Hasss! derken usul usul çektim parmağı ve kurtardık. Ve tabi balığıda … Geride bu fotoğraf kaldı. İmzasını attı bize sarıkanat  Lüfer olsaydı vay halimize! 🙂

Ara ara birkaç balık daha aldıktan sonra toplanıp evin yolunu tuttum. Kovam olmadığından balıkları poşete atıp gölgede, soğuk taş üzerinde bekletiyordum. Yine de ne olur ne olmaz, ilk aldığım balıklar bayatlayıp kokmasın diye avı sonlandırdım. Yoksa daha kalasım vardı. Epey keyifli bir avdı. Hava güzeldi. Deniz güzeldi. E balık da vardı, daha ne olsun?
Eve dönüp biraz dinlendikten sonra balıklardan bir kaç poz alıp temizledim. Bir tanesinin midesi şişmişti ve sertti. Hatta sanki full dolu gibiydi. Mideyi açsam mı açmasam mı biraz tereddüt ettim. Sonuçta karşıma çıkacak görüntü hoş olmayabilirdi. Dayanamayıp baktım. Önce bir göz, biraz daha araladım ve bu iri bir istavrit, fakat kuyruğu yok. Muhtemelen önce kuyruğu koparıp etkisiz hale getirmiş, daha sonra da komple mideye indirmiş. Tabi bu arada mide full doluyken benim filetoya neden atladı, daha neresine yiyecekti orayı çözemedim Diğerlerinin midesi ise boştu. Bir kaç tanesini akşam için kendime ayırıp gerisini buzluğa attım. Akşam da hazırlayıp götürdüm ayıptır söylemesi. Elektrikli ızgara, kömür ızgarasını tutmasa da balığın eşsiz lezzeti ızgara durumunu gölgede bıraktı. Yine de kendi tuttuğum balıkları yerken içim bir garip olmuyor değil…
Rastgele…
Bu yazıyı beğendiyseniz sosyal medyada paylaşın:

Bir cevap yazın